“Sonunun nereye varacağını düşünmediğin an başlar yolculuk” derler. Gerisi tur, gezi, önü sonu planlanmış bir seyahattir. Mühim olan durak mıdır, destinasyon mu, mekanlar mı? Yoksa kallâvi anılar biriktirmek, dibine kadar keşfetmek, macerayı iliklerine varana dek hissetmek, kervanı yolda düzmek midir?
Rivayet odur ki; padişah yaverini çağırır. “Tebâmı topla, dileyenlerin ağızlarına bir çorba kaşığı iliştir. Kaşığa da zeytinyağı koy. Kaşığın sapını ağzına yerleştirsinler ve sarayımı turlayıp gelsinler. Bakalım kim zeytinyağını dökmeden menzile varacak? Ben kendilerini karşılayacağım ve kazanana şu kadar kese altın vereceğim.” der. Cengâverin biri ilk talihlidir. Ağzına kaşığın sapını yerleştirir. İçine zeytinyağını koydurur. Neredeyse gözü şaşı olacak şekilde sarayı turlar… Ağzı dahi titremeden. Rutu bittiğinde padişah kendisini karşılar ve sorar; “Anlat bakalım seyahatin nasıl geçti?” Cengâver mağrur bir edayla; “Padişahım ilk başlarda gayet kolay başladı yolculuk. Sona doğru dişlerim zangırdamaya başlayacaktı ki, yol bitti ve menzile vardım. 1 gram dahi olsa zeytinyağını dökmedim.” Padişah hafif bir tebessümle “geç kenara, kaybettin” der. Bir diğer talihlidedir sıra. Heyecanlı, meraklı bir tip. Hemen hazırlıklar başlar, ağzına kaşık iliştirilir, içine zeytinyağı konur ve yolculuk başlar. Genç adam ağzında zeytinyağı dolu kaşık, adım adım sarayı turlarken öyle manzaralarla karşılaşır ki; büyülenir. Ağzı açık kalır. Hayretini gizleyemediği anlarda ağzındaki kaşığa hâkim olamaz ve menzile ulaştığında tüm zeytinyağı dökülmüştür. Padişah kendisini karşılar ve “Anlat bakalım seyahatin nasıl geçti?” der. Genç adam biraz mahcup ama bir o kadar heyecanlı bir edayla anlatmaya başlar… “Padişahım, saraydaki o kadar eşsiz güzellikler gördüm ki her seferinde hayretim arttı, merakım ziyadeleşti. Birçok şeyi ömrümde ilk defa gördüm.” der ve tüm detaylarıyla sarayda müşâhede ettiklerini anlatmaya başlar. Padişah tebessüm eder ve “geç kenara, kaybettin” der. Marifet odur ki; hem hayretimiz, merakımız, keşfimiz pürdikkat devam edecek hem de zeytinyağı dökülmeyecek.
Denge… Yaşadığımız hayat bu kıssanın iz düşümü gibi değil mi? Monoton, önü sonu belli tekdüze bir yaşam, kaşıktaki zeytinyağını döktürmez, evet… Ama hayatı ıskalarız, ânı kaçırırız. Ortalama 70 kiloluk bir et & kemik yığını olarak hayattan göçüp gideriz. Ne bir keşif, ne bir hayret ve ne de bir kemâlât… Bunların hiçbirine temas etmeden, suya sabuna dokunmadan, varlığı ve yokluğu eş anlam taşıyan bir yaşam sürerek, yüksek ihtimalle de aileye, mahalleye, memlekete ve en nihayetinde gezegene bir kambur olarak, bir parazit gibi gelir, yaşar ve gideriz. Peki ya dengesiz bir keşif, ayarsız bir merak, sâfiyâne bir hayretle geçerse ömrümüz… O zaman ne olacak? Kıssadaki zeytinyağı dökülecek. Yani kanadın biri kırılacak. Denge bozulacak. Hedonist, bencil bir yaşam seyri devam edecek belki de… “Her yerde olan ama reelde hiçbir yerde olmayan insan” deriz ya bazı profiller için. Günün sonunda belki bu tabloyla karşılaşacağız. Yani alabildiğine temâşâ, merak, keşif ve haz ama finalde dökülen zeytinyağı… Tek kanatla uçmak… Başta demiştik ya; “Sonunun nereye varacağını düşünmediğin an başlar yolculuk” diye… Bizler dünya denen handa, bir süre misafirlik yapıp tasımızı tarağımızı toplayıp gidecek yolcularız. Han, hanemiz değil. Ev sahibi değil, misafiriz. Âdâb-ı muâşerete riâyet ederek pozisyonumuzu almak zorundayız. Multi fonksiyonel düşünüp, dengeyi gözetmeliyiz. Hem seyir ve keşif devam etmeli hem kaşıktaki zeytinyağı dökülmemeli.
Hayat zıtların birleşiminden ibaret olsa da, denge kesişimdedir ve keşif, keyif, haz, kemâlât anları, bu kesişimlerde gizlidir. Gececi (leylî) fıtratlara bakın. Sanatkâr ruhlulardır genelde. Herkes uyuduğunda başlar onların günü. Üretirler, keşfederler, sessiz ve sakinlikte yolculukları pek keyiflidir kendilerince. Ama zamanın ritmine, kâinatın rezonansına uymadıkları (gündüz ayakta olmadıkları, gün ışığını yeterince alamadıkları) için kâhir ekseriyeti hormonal dengesizlikten ötürü sıhhî problemlerle yüz yüzedir. Peki ya robotik gündüzcüler. Nispeten monotondur, risksiz bir gün vardır ellerinde ama üretim, keşif oranı daha düşüktür. Peki dengeli kesişim nedir bu vak’ada? Gece ile gündüzün birleştiği anlar. Sabahın seheri, günün gurubu. Belki bu yüzdendir ki; bu altın vakitler, dengeli kesişim anları, birçok inanışta bambaşka bir yere oturtulur, üst düzeyde kıymetlidir. Kâinatın varoluşsal enerjisini yakalayacağımız ve günde sadece 2 kez elimize geçen fırsat anlarıdır. Bu kadar nadirken bu benzersiz anlar, sanki kafamıza tokmakla vururcasına her gün hediye edilir. Marifet gece ve gündüzü dengeli yaşamak, eşsiz kesişim kümelerini mümkün olduğunca yakalamaktır kanaatimce.
Mevsimleri düşünün mesela… Dallandırmadan yazacağım, sadece tefekkür etmeye çalışın. Kışı düşünün… Bir de yazı… Dengeli kesişimde ise bahar var. Hangisi sizde neyi hissettiriyor? Gençliği düşünün… Bir de ihtiyarlığı… Dengeli kesişimde ise (ortalama) 40 yaş var. Hangisi sizde neyi hissettiriyor? Örnekleri siz türetin…
Diviti hokkaya batırıp bir yolculuğa çıkıyoruz birlikte… Sonunu düşünmeden, sadece yolculuğa odaklanarak. Derdimiz; temâşâ… Ama zeytinyağını dökmeden. Dengeli kesişimlerde buluşmak dileğiyle…


Yorum bırakın