“Ker alâka” demeyin. Bence tam aksine birbiriyle neredeyse tam örtüşen bir konu. Modern yaşam, haz ve tüketim odaklı bir hayat tarzı, artan boyun fıtıkları, büyüyen gözlük numaraları, dijital sosyal ama analog asosyal bir insanlık güruhu… Buradaki tüm argümanlar birbirlerini doğurmuş, birisi ötekinin sebebi iken, diğeri berikinin sonucu olmuş bir nedensellik karmaşasında gidiyor. Bakış açımız kıymetli. Şöyle ki; sebeplere odaklanıp (varsa) problem olduğunu düşündüğümüz hususları mı çözmeye çalışacağız yoksa sonuçları analiz edip bazı verilere mi erişme çabasında olacağız?
Sizi bilmem ama ben bir helikopter bakışı yapmak istiyorum. Kimi zaman en tepeden süreci incelemek kimi zaman pik yapıp detayda bir şeyler aramak…
Son zamanlarda özellikle yurdum insanında çöküşe geçen bir kavram var; ahlak. Çöken ahlak bir şeylerin sonucu mudur yoksa başka bir şeylerin sebebi mi? Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan?
Ahlaki çöküş bir sebeptir. Anlamsız beşeri münasebetler, adaletsiz ilişkiler, emniyetsiz bir ortam, yalnızlığa itilmiş bireyler… Emek, gayret, uzmanlık ve deneyimin para etmediği, itibar görmediği garip bir iklim doğurur…
Ahlaki çöküş bir sonuçtur. Üstte sayılan ve benzeri birçok madde ahlaki çöküşü doğurur. Eee n’oldu şimdi, cevap ve içerik aynı mı yani? O zaman başa dönelim; bakış açımız kıymetli.
Artık birbirimizden haberdar değiliz. Hem de gerçek anlamda… Misafirlikler, merasimler, cemiyetler, cenazeler, sokak oturmaları, piknikler vs… erozyona uğradı. Bizi sadece birbirimizden dijital anlamda haberdar olduğumuz robotik et & kemik yığınlarına dönüştürdü. Emojiler tüm hislerimizi sanki birebir ifade ediyor. Bırak fiziki görüşmeyi, telefonda sesini duymayı, metin ile dahi iletişime geçmiyor, emojilerle sosyal hayatımızı idame ediyoruz. Peki bu vaziyet, bünyesinden neleri doğurdu?
Zincir market sendromu mesela, hem de toplumsal bir sendrom. Bakkal vardı eskiden. Anahtar bıraktığımız bir yediemin, güvenlik kamerası olmayan bir bekçi, seçilmemiş bir muhtar, tabelasız bir cafe, mekanik olmayan ilişkilerin & gerçek kanaat önderliğinin (influencer) merkezi. Veresiye defteri kültürü bile bankacılık, taksitli fiyat ve faiz dünyasını anlamamız için bize projeksiyon tutabilir. Müşteri cephesinden “üstü kalsın” davranışı, esnaf cihetinden de küsüratı düzleyip (aşağıya doğru tabi ki😊) “düz ver yeter” yaklaşımı en kötü ihtimalle etkileşimli bir alışverişin en canlı örneğiydi mesela…
Sadece ihtiyaç duyulanın şeylerin alındığı, “bakkal & müşteri” modelinden, bugüne gelelim. Haz ve tüketim zirvelerini bize yaşatan kampanyalı, indirimli, kocaman kocaman sepetli “market & müşteri” modeli, en hafif ifadeyle odağımızı tüketime evirmiştir. Tüketim pasif bir eylem olduğu için (tüketmemek aktif bir eylemdir kanımca) insanları hissiz hımbıllara, çevresine aidiyet hissetmeyen mekanik yaratıklara dönüştürmüştür. X market zinciri, ülkenin neresine gidersek gidelim aynı mimaride olduğu için bizi (zahiren) güvende hissettirmiş ve “al-geç” davranış modelini tetiklemiştir. Peki ya şehirlerin ruhu, mahallenin dokusu, amatörlüğün samimiyeti? Her sokakta aynı market algısı, fiziksel ve kültürel çeşitliliği azaltmış, kurumsallığın donuk ve hissiz tabelaları ambiyansın ortasına balyozu indirmiştir. Hele bu marketlerin online sipariş ve eve teslim hizmetleri harika bir deneyim sunsa da, nihayetinde alışveriş bireyselleşmiş ve etkileşimsiz bir hâl almıştır. Elbette bu muazzam kolaylık hayatımızı pamuk gibi yapmıştır (özellikle zaman fukarası post-modern insan için müthiş bir vakit tasarrufu) ama mevzumuz bu değil, bunun insana etkisidir. (O yüzden konuları müstakil değerlendirmekte fayda var.)
Her tercih bir vazgeçiştir derler. Biz vakit tasarrufunu, işlem kolaylığını, çeşit özgürlüğünü, ucuza alma hissini, tek tuşla al-geç rahatlığını vs. tercih ederken sizce neyden vazgeçtik? Bir filtremiz olsa iyi olmaz mıydı? “Maziyi muhafaza, fakat ayıklayarak… Yeniyi kabul, ama seçerek…” derler. Sizce bu yönerge mümkün değil midir mesela? İntiharlar, anti-depresan kullananlar, içe kapanmalar, yalnızlık ihtiyacı, deryaya yakın dünyadan uzak olma hali giderek artmıyor mu? Bizi bireyselliğe ve yalnızlığa iten modern (!), teknolojik (!), konforlu (!), daha basit (!) her argüman, arkasında bir biçer-döver barındırır gibi insanlığımızı biçip, ruhumuzu dövüyor sanki. Biz de “ortalık temizlendi, sakinledi, hayat kolaylaştı, konfor arttı, ayrık otları süpürüldü” deyip kendi alanımızda özgürleştiğimizi falan zannedip, tebessümler saçıyoruz. Halbuki bence durum zannettiğimiz kadar toz pembe değil…
Özetle, bakkal-zincir market metaforu kişiden aileye, sokaktan mahalleye, mikrodan makroya bir evrim süreci gibi geliyor bana. Durumu kabullendiysek sıkıntı yok. Evrimimiz tamamlana kadar yola devam. Ama seçici geçirgen bir yapıda, bir şeyleri muhafaza derdinde isek işte o zaman bu evrimi devrimsel bir tutumla karşılamak gerekiyor sanki. Ahlakın, erdemin, itibarın, onurun, eminliğin gücüne inanıyorsak hayata tepeden bakalım. Olan biteni seçici geçirgen bir tavırla, düşünerek ve aklederek yaşantımıza entegre etmeye çalışalım. Asrın devrimsel hareketlerinden biri, belki de birincisi; kaybolmaya yüz tutmuş birçok insani değerimizin su üstüne çıkarılmasıdır belki de. Ne dersiniz? Devrime hazır mısınız?

Yorum bırakın